20090517

Taksim seyahatim ve birkaç acımasız betimleme.

Uzun zamandır eve geç gitmiyordum. Saat 21:00 gibi otobüse binmeyeli de çok olmuş haliyle. Ve ben o psikolojiyi unutmuşum iyice. İnsan hava kararınca otobüste dredg dinlerken, o gün ne kadar güzel şeyler yaşamış olsa da melankoliye bağlıyor elinde olmadan. Işıl ışıl cadde, kalabalık, çeşit çeşit insan, evin uzaklığının vermiş olduğu sıkıntı, ve kafadaki gizli saklı bir sürü düşünce. İnsanın hayallere dalmaması olası değil. Tutulan saçma dilekler, hayaller, trafik, yanda oturan ve kolu sürekli size çarpan şişman kadının zaten işitme zorluğu çektiğiniz anda "müziği kısar mısın" diye çıkışması ve "keşke vidyo olsa da adamın dudağını okusam" düşüncelerinin kafanızda oluşmasına neden olması, hemen ardından minibüse binen sarhoş gencin her an bıçağıyla üzerinize yürüyebilirmiş gibi bakması, yazacak çok şey bulup, bunları yazacak yer bulamamak, akabinde unutmak.
Hayatımın neredeyse her gününde inip çıktığım yokuştan bu gece çok korktum. Kapkaranlıktı. O aydınlık Taksim'deki havai fişekler neredeydi şimdi, ya da en azından sokak lambaları? Otobüsteki şişman kadının yanımda olup elimi sıkıca tutmasını çok istedim bir an. Ama aynı zamanda müzik dinlemeyi de arzuladığım için bu bu isteği başka bir karanlık yokuşa erteledim. Ve yolda yürürken bir değişiklik olsun diye kaldırıma çıktığım anda ölü bir kirpi gördüm. Bu da bana sabah kızlara laf atmak için saçlarını 5 kilo jöleyle dikmiş, dışarı çıkan bir apaçinin diğer serseri arkadaşlarıyla ettiği pek de dostani olmayan bıçak kavgasının son sahnesi gibi geldi.