Kolay sinirlenen biri değilimdir. Özellikle de üzerine sinirlenecek haberi aldığımda yeni bir oluşumla oyalanıyorsam olaya pek kafamı takmaz ve yeniliğin tadını çıkarmaya çalışırım.
Ama bazen, çevremdeki insanların dahi farkettiği şanssızlık ve tüm alakasız küçük kötü ayrıntıların benim başıma gelmesi ritüeli çok canımı sıkıyor. Annemin başucunda duran "Küçük şeyleri kafanıza takmayın" isimli psikoloji içerikli kitabı hiçbir zaman okumayacağıma, bakış açıma ters olduğundan dolayı yemin ettiğimde, aslında bu yeminin ne kadar yanlış olduğunu ve başıma sürülerce iş açacağını bilmiyordum. Buzdolabında ketçap bulamadığı zaman gözleri dolan bir kız haline geldiğimde ise artık çok geç olduğunu anladım. Yine de hayal kırıklıklarıyla daha rahat baş edebildiğime inanıyorum. Neyse konuyu saptırmayalım. Daha önce Trendsetterda çıkacak bir röportaj için yaklaşık iki ay bekleyip bir şanssızlıktan dolayı yayınlanmadığını öğrendiğimde bu durumu daha büyük bir hayal kırıklığıyla karşılamıştım. Bu sefer ise artık çok fazla takmıyor olmanın verdiği rahatlıkla dergiyi almaya gidip "lan kesin bir bok olmuştur, en iyisi almayayım" deyip eve döndüğümde Yağız'ın sözleriyle American Splendor'daki şişman ve işe yaramaz gösterilmiş olan çok sevgili Harvey Pekar'ın kaderini yaşıyor olabileceğimi düşündüm. Küçük şeyler bir insanın canını bu kadar mı sıkabilirdi, üzerine yazılar yazacak kadar mı sinirlendirirdi ya da.
Yağız bana "bunlar hep senin başına geliyor" gibi bir cümle kurduğunda durumu çok daha iyi anladım ve içimden sadece "hakkaten ya" diyebildim. Üzerine gidebilir, sebebini öğrenebilirdim, ama gerek duymamak, belki de sadece bu küçük olayların vermiş olduğu "heves gidimi" yüzünden bir tek "önemsememeye" çalışabildim.
Bu yazıda da ne kadar önemsemediğimi bir kez daha anlamış oldum.
Çok sevgili bilinçaltıma, iyimser ev hanımlarına ve zamanında ettiğim saçma sapan yeminlere çok teşekkür ederim.